|
Untitled Document
|
|
İnsanların da kartallara benzeyen karar anları vardır. Ve insanlar çoğunlukla son günlerini huzur içinde ölümü bekleyerek geçirmeyi tercih ederler |
|
|
Heli u İson ( Kartal ile İnsan)
Remzi Aydın
Kartalları ilk ne zaman gördüm anımsamıyorum. Belki de çocukluğumdan kalan ilginç bir anı, bir kare olarak belleğimde yer etti. Ama asıl tanışmam dağ tırmanışı yaptığım zamanlarda oldu. Hele de Munzurların Xel (Yel) dağı denilen bölgesinde Naw Gölü’nün etrafındaki kayalıkarda onları hayranlıkla izlemiştim. Fakat akbaşlı ve ak paçalı kartalları Gole Buyere denilen bölgede tanıdım. Kanatlarını açtıklarında iki metreden fazla büyüklüğe ulaşıyorlardı. Bir kuzuyu pençelerine alıp rahatça götürebiliyorlar.
İşte Buyer Gölünde kartalları izlerken onlara aşık oldum. Tabi bu aşk insana olan aşktan çok daha farklı bir şey. Aşk, yeryüzünde var olan her yaratılmışa, canlı ya da cansız fark etmeden her şeye duyulabilecek bir duygu. Aşık Veysel toprağa, Yunus Tanrıya, Hallac-ı Mansur insana, birileri de kendine aşık olur. Hatta paraya, güce, konuma, statüye aşık olanlarda var. Onlara göre büyüklük ya da saygınlık bu statülerle belirlenir. Ha kendine aşık olmak derken, Tanrının da kendine aşık olduğunu itiraf etmeliyim. Bir gün insan denilen aynaya bakarak kendini gördü tanrı ve kendine aşık oldu. Bu aşktan dört tane varlık doğdu. Ateş, su, toprak ve hava; sevdanın sonucu doğmuştur. Kısacası sevda tohumudur onlar ve biz Kızılbaşlara göre de kutsaldır. Hani hava, su, toprak ve ateş cansızdır derler ya siz inanmayın. Biz Kızılbaşlara göre bunların hepsi canlıdır, duyguludur ve tepkilidir. Neyse bu benim konum değildi, ben geldiğim noktaya geri dönmeliyim.
Kartalın ilginç bir özelliği daha var. Yaklaşık yetmiş yaşına kadar yaşayabilen bir canlı. Yetmişine geldiğinde yani yaşam denilen yokluktaki yokluğun sonuna ulaştığında kartalın bir karar vermesi gerekir. Ya son günlerini yaşayarak huzur içinde ölecektir ya da kendine ikinci bir yaşam şansı tanıyacaktır. Bunu tercih eden kartal ölümünden önce tek başına yalçın bir kayalığın üzerine gider. Bunu hatırladınız değil mi? Filler ve eski Kızılderililer de yaşlıların uyguladığı bir yöntemdir. Aradaki fark şu; kartal ikinci yaşam için yalçın bir kayalığı seçmiştir. Yüz günü aşan bir savaş ile acıların en büyüğünü yaşamayı göze almıştır. Ve bu acıyı kendi kendine çektirecek ve yaralarını yine kendisi onaracaktır.
Kartal önce gagasıyla kanatlarındaki tüyleri tek tek yolar. Gagasına aldığı her tüy deriyi parçalayarak ve kanatarak kartalın canını yakar. Ama kartal bu savaştan vaz geçmeden binlerce tüyü yolup atar. Bu insanların acıları ile yüzleşmesi gibi, ya da hayatındaki yıpranmış duyguları, canını acıtmasına rağmen yüreğinden koparıp atması gibi. Günlerce süren bu savaştan sonra ikinci savaşa geçer kartal. Gagasıyla pençelerini söker. Kerpetene benzeyen gagası, ayağını parçalarcasına tek tek tırnaklarını sökerek kayalıklardan aşağıya fırlatıverir. Nasıl bir acı olduğunu düşünemiyorum. Hani bazen tırnağımız kırılır ya da yan taraftan bir parçacığı yırtılır ya işte o acı ile bütünleşerek bir acı yaratmaya çalışıyorum ama nafile. Düşünsenize; yaşaması için en gerekli olan organ o pençeler. Her bir tırnağı bir gün içersinde sökebiliyor ve günlerce devam eden bir işkence. Ve bu işkenceyi başkası değil, kendi kendine yapıyor. Yaşamın gerektirdiği en önemli organı parçalayabilmek hem de inanılmaz bir acıya rağmen. Bitmiş bir sevgiden sonra ayrılık mı? Yaşanılan bir ihanetten sonra terk ediş mi? Statümüzün, kürsülerimizin, koltuklarımızın altımızdan çekilip alınışı mı? Tabiki herkesin yaşanılası öncelikleri, kendine yüklenen bilgiler ve yaşam koşulları ile belirlenir.
Son bölüm ise; gaganın parçalanması. Kartal kayalara vura vura gagasını parçalıyor. Suratımızı kayalara vurarak dişlerimizi sökmek gibi bir duygu olsa gerek. Sonrası mı? Yüz günü aşan iyileşme dönemi ve orada bu iyileşme sürecinin bitimini beklemek. Omuz aramadan, dost aramadan, yardım beklemeden tek başına kan ve acılarınla baş başa kalmak ve beklemek. Zaman denilen kavram acı içindeyken normal anlardaki gibi çalışmıyor. Yelkovan ve akrebin üzerine sanki iki dev cüsseli yaratık oturmuşta, zavallılar altında eziliyor gibi ilerler. Ya da bir hız koşucusunun sırtına bağlanan yüz kilo ile depara kalkması gibi ilerler. Zaman geçmez bir türlü, işkenceden sonraki hücrede geçen zamanı yaşatır belki de. Gaganın parçalanması, beslenmemiz için gerekli olan organın yokluğu. Sahi bizi ne besler? Bazılarımızı sevgi, bazılarımızı bilgi, bazılarımızı başka bir insan, bazılarımızı mevki ve bazılarımızı… Kaçımız; her şeye rağmen yıpranmış bu besleyici organlara sıkı sıkıya sarılarak yaşar, kaçımız ikinci ve güzel bir yaşam için bunlara sırt dönmeye cesaret edebilir?
Kartal bu savaştan galip çıkarsa başarı çığlıkları atarak yalçın kayalardan ovalara doğru uçar ve artık yetmiş yıl daha yaşayabilecektir. İkinci bir yaşam hakkı kazanmıştır ve bu savaştan sonra bunu fazlasıyla hak etmiştir.
İnsanlar ve kartal dedim. İnsanların da kartallara benzeyen karar anları vardır. Ve insanlar çoğunlukla son günlerini huzur içinde ölümü bekleyerek geçirmeyi tercih ederler. Çok az insan kartalın verdiği mücadeleyi verebilir. Yere düştükten sonra, ağzı burnu kan içinde olsa , sakatlansa, sürünse de ayağa kalkma mücadelesi verir. Ve biz ölümü bekleyen insanlar ellerimizde taşlarla onları daha fazla zedelemenin, daha fazla süründürmenin yollarını ararız. Çünkü ona baktıkça, bizde olmayan bir şeyi görürüz. Ve hatta onun sürünen o hali çığlık çığlığa bize haykırır; “sen zayıfsın ve ölümü bekliyorsun” Zayıflığımızı haykıran bir davranış; bu bizim en kırılgan noktamızdır. Biz ikinci yaşam hakkını göze alamıyorsak kimse almamalı!!! Sadece insanlar mı? Aslında sistemlerde biz insanlar gibi davranır. Fazlalıklarını, eskimiş ve bilimsellikten uzaklaşmış taraflarını parçalayarak atamaz. Sonra ölümü bekler ve ayağa kalkıp yürüyen o mücadeleci yapıyı karalar. Ve inançlar hele de beni ilgilendiren Kızılbaşlık felsefesi. Bence; kartal gibi mücadeleci, kendini yenileyebilen bir yapıya sahip olması gereken en önemli felsefe. İnançlar, siyasi görüşler, devletler, sistemler ve en önemlisi de insanlar kendine ikinci bir şans verebilmeli. Acı duyacak, kanayacak, parçalanacak, yalnızlık hissedecek hepsi doğru. Ama yeni bir yaşam için bunları göze alabilmeliyiz. Biz alamıyorsak bile, bunu göze alıp bu mücadeleyi verebilen insanları taşlamaktan, karalamaktan, onları incitmekten vaz geçmeliyiz, yerden aldığımız bir taşla onları yaralamak yerine, o taşı onların yolundan çekmeliyiz. Ve temizlenmiş bir yolda ilerleyen bu savaşçının arkasından bakarken, belki de şöyle demeliyiz; “onun bu mücadelesinde benim de katkım var”.
|
|
| YORUMLAR |
şiyar 2010-06-03 |
| siverek ten selamlar.... |
merhaba sayın remzi aydın..... mücadelenin tarifini çok güzel açıklamışsınız.. yazınızı begenerek okudum başarılar dilerim. |
remzi aydın 2010-03-06 |
| Munzurlar |
Sevgili üstat, dediğini yaptım. Balkonumdan Munzurlara baktım ve senin huzurunda niyaz eyledim, sevgini yolladım. Teşekkürler dostum |
mehmet Gülmez 2010-03-05 |
| Heli u ison |
Merhaba ögretmenim. Hatirladinizmi? 5 gün önce Erzincan da Hüseyin sizi tanistirirken dedimki! o edebiyatcilardan degil insallah?
O edbiyatcilardan olmadiginizi anlamistim elbette.
Bu yazinizdan müthis etkilendigimi, hic unutmayacagimi, hayatimin derslerinden en önemli defterde yazili oanlardan biriydi ama su yazinizla dahada silinmezlesti. Notumu okursan disari ciktiginda Munzur dagina dön, Mubarek zirvesine bir öpücük yolla.Ask ile niyaz ile. |
|
|
|